Aralık 31, 2008

2009
kanayan tüm ülke insanlarına
barış, umut ve mutluluk
getirsin.


kendi adıma sadece huzur bekliyorum.
seda zengin

Aralık 29, 2008

I hate nightmares!

and then hate you since you' ve been..

Aralık 25, 2008

n' ayaksın?


tüm karmaşıklığıyla kafamda fırtınalar kopuyor,
her an, kilometrelerce yürüyorum ileri-geri.
sarhoş olmasam da çabuk güzelleşiyorum,
o vakit düşünce; sözcüğe, kusursuz cümleyi bahşediyor.
..
kramplar içinde kotarılmaz düşünceler.
öyle ya,
sen midende kelebekler olduğunu iddia ediyorsun.

sahi benim için mi geldin?

...
hikâyeler türer kafamda,
sokulup seyre dalarken, en güzel yerinde uykulara sürüklenirim.
yazamam hiç, gözlerim acır.
kelebekler ölür odamda.

Aralık 13, 2008

before the years become lies

gidip, geliyorum..

yollar boyu tansiyon düşmüyor,
bezgin muavinleri babamın beylik silahıyla vuruyorum .

terkedilmiş istasyonları merak ediyor, gördüğüm her köyevinde uyku düşlüyorum ben.

17 yaşımın toyluğunda yürüyor, Boğaz' a atlasam suyun dizime geleceğine inanıyorum .
caddelere karışıp, duvarlar ezberliyor, uzaklık kavramında anlamlar biriktiriyorum.

yorgunluğum, anlattıkça azalıyor,
uykum geliyor.

ve işte kaçıp kurtulduğumu sandığım bi mecra omzun..
öyle ki büyüklüğü sırtımı ısıtıyor.
bitmesini hiç istemediğim muhabbetlerde buluyorum zamanı.
gülüyorsun, göz bebeklerim büyüyor.
dikkatim çabuk dağılıyor, toparlıyorsun..
..
düşündükçe dalıyorum,
içimdeki kararsızlığı darma duman ediyorsun.
tüm oyunbozanlığımla ben cennetten bile kovuluyorum işte..
sarıldığım hayalleri bile geçtiğim yollarda bırakıyorum.
dönmüyorum, bakmıyorum da. dağılıyorum.
sonrası boşluk.
..
gözgöze geliyoruz.
konuşmuyor,
ale'nen aldanıyoruz.

Aralık 09, 2008

I'm leaving on a jetplane

trickery..

Kasım 27, 2008

Killing all the flies


-Mogwai-
kendime getiriyor beni.
öfkemi törpülüyor,
kirli fikirlerimi yıkıyor,
tüm kırmızılar anında maviye dönüyor
ve ben
uslu bir kız oluyorum.


in english: kill all the flies and fuck the system dude.

Kasım 26, 2008

tüm gölgelerin acelesi var


çok puslu günlerden bi gün..
bir memurun telsiz seslerine uyanıyor sokak,
her uyanık, bilincini süzüyor yatakta,
her uyanış, bilincimi süzüyor inatla.

anlamak var olanları, farketmek olmayanları.
uzak bir ıslık çınlatıyor duvarları.
ev pespaye, oda donuk.

biraz ışık, camdan içeri,

tozların dansı..imgelem.

bu baş ağrıları, ya bu saç ağırtıları..
uykular delik deşik,
uykulardan bilinç akıyor.
uykular delikli,
kör göz, akıyor bilinç.

sirenler çalıyor,
bitmek bilmiyor ağrılar.
ıslak sevdalılar, kuru, keskin ağrılar.
porselen donukluğunda bir sabah dışarda,

tüm gölgelerin acelesi var.

foto: bozcaada' ya geçerken
soida.

Kasım 24, 2008

gömlek

yaz sonu, sonbahar başı gibi..
erikler kırmızı olsun, komposto yap.
buzlukta soğusun ama.
şişmez bademciklerim artık, büyüdüm.
terketti egzamam, büyüdüm.

gazeteleri alıp gelirim, sen tak gözlüğünü boynuna.
demliği ben temizlerim.

romatizman azmasın, ellerin acımasın.
soba sönerken sıcak kalsın oda.
uykulara dalayım, vitrin koksun salon.

''gitmeyin'' de, biz oturalım.
arabalar çarpmasın hiç bana, ama sen nefesimi kontrol et, ben uyuyayım.
yeter ki eksik etme elini alnımdan.

arayabileyim, unuttuğum tarifler için,
açık tut telefonunu.

sigaranı ben alayım gelirken
ellerini bağlayıp oturunca balkona..
prens adalarını görüp de hani, gidelim en yakın zamanda.
konu komşu konuşalım,
okuldan, planlardan, aşklarımdan anlatayım akıl ver bana.
akşam olsun masa kuralım.
..
saçlarını kestirmeye gidelim,
ordan yakın oluyor bize geçelim.
ben maskarası olayım evin, hiç sorun değil.
gülümse her deliliğime, kahkahalar at yeter ki.

hep bir düğüm, yutağımda
hep dikenler yatağımda
yağış boyu,
yutkunamıyor ve yatamıyorum.
yadigar gidicem diyor engelleyemiyorum.
özlüyorum muntazaman, sıkılıyorum, annem de sıkılıyor.
yakıştıramıyoruz affet.

inan,
bizler, o vakit kaybettik her birimizi.

Kasım 23, 2008

şarap, peynir, mum..

seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli..

Kasım 21, 2008

n'aber ya?

susamışım.
uzun zaman olmuş, farkedemedim, özür dilerim.
şimdi biraz utandım.

yorulmadım,
anlam karmaşası
akabinde duygu karmaşası
ve dahilinde sanrılara karışıyorsun, görüntü..
sağaltma girişimlerimiz başarısız..

gezmediğim görmediğim yerlerde son buluyorsun,
7/24 anbean hatırlanıyor ve giderek unutuluyorsun.

en iyi fotografın henüz deklanşör ucunda.
görmüyorsun sadece bakıyorsun.

marlboronun kovboy sigarası olarak çıktığı günden bugüne
tüm paradigmalar kayıyor, sen bakıyorsun.
o zamanlar kış ayları kardan bahçeye çıkılmıyor.
yılbaşı, starda dansöz oynuyor, hbb 'en iyi tv' henüz açık,
ben sıkılıyorum.

günün birinde karşılaşıyoruz, sarılıyor ve uzaklaşıyoruz.
ikimiz hakkında en iyi dilekleri, olması gerekenleri kuruyoruz.
...
umursamıyorum son zamanlarda,
ağzımda kireç tadı bırakan sabahlara uyanıyorum.
pervasız kalmayı ve bira hamallığını, özlemişim.

huzura ramak kala, mutluyum.

Kasım 18, 2008

tuvçe..



hiç bir önemi yoktur gözümde doğum günlerinin ya..
O' nun da öyledir bilirim.


sadece sırtımı yaslamadım ben ona..
içkimi, sırrımı, kahkahamı, dahası ömrümün en güzel günlerini paylaştım.
lanetli kedilerle, sabahın köründe ağladım. şişelere düştü dileklerimiz.
denizi, doğumu, ölümü paylaştım.

hani azıcık üzülse, içiniz kıyılan insanlar vardır ya.
işte benim için o değerde biri doğdu bugün.

Kasım 11, 2008


bugün ilk defa lanet bir yerde yaşıyormuşum hissine kapıldım.
üzüldüm saatlerce. nefret ettiğim bir iş olarak, otogardan sevdiğim birini yolculadım.

is kokusunda sokakların, ayrık suretlere şaşkın bakakaldım.


günler eskisinden de çabuk geçiyor artık.


it gibi zağar gibi koşmak geldi kalbimden.

sarhoş olayım istedim, param yetmedi. lanet ettim.

ağladım, burnum aktı.


ağladım, maskaram maskaraya çevirdi yüzümü.


çokluk acılar geçti dış kapıdan, aldırmadım.


güldüm;
güldün,
ağladık sonra.

Kasım 02, 2008

velhasılıkelam..


can sıkıntısı ne fenaymış.
sabah ezanıyla beraber kedilerle yürürken.

çiftçi arabası toros' tur, kremdir rengi, köyler uzak ve sessizdir.
otostop gece çekilir, ama dostun 3. süne ihtiyaç duyulur.
eksiklik vazgeçirir.


kayan yıldız mı yoksa uzay mekiği mi?
bilemedim.
sonunda var gücümle candan öte birine teslim ettim.

canı acıdı, aynı cümleleri düşündük ve acı acı gülümsedik.

çalıntı viski şişeleri..

karamel tadı.

ağdalı günler boyu geçmiyor burada sessizlik.
...
kıramıyorum, üzgünüm.
yapamıyorum, kızgınım.
....
inan,
bir önemi vardı elbet.

ağır ama tok tadın.
gözgöze geldikçe yutkunamadım.
an birdi ve geçti.
inan, sonrasının bir önemi yok.

Ekim 31, 2008

yazdığım bir şey yok.

en pejmürde rüyalarımın bile bi yerinden geçip gitmen.
kısıra büyütülen tek hayal.

gerçeküstü mantık, sınırlarımı aşan kurgulara kalkışırken.
bir de sabahlar..


gerçek ol isterdim, değilsin.

Ekim 25, 2008

böyle komiklikler şakalar felan..

normalde bu kadar açık ve net bir dille, laflıyormuş gibi yazmam buraya ama bu sefer farklı. ve bunlar tamamı ile benim kendi düşüncelerim bilesiniz.
bi burası kalmıştı.
hayır neyi yasaklıyosun anlamadık ki.
yine giriyoruz biz bu sitelere ama biraz daha alengirli oluyo efenim 2 aşamalı oluyo cookiesdir scriptidir can sıkıyo felan.
he bu bizi yormaz yormasına da..
bu çağda böyle olaylarla uğraşan, şu an en büyük sorun olan global ekokrize bile ''bize bir şey olmaz açparantezişallarabbilalemingerisiskimdenaşşakasımpaşakapaparantez diyen karar birimleri kendilerini daha ne kadar kandıracak merak içindeyim doğrusu. doğru size bi şey olmaz olmasına; cari açık da ozon kadar olsun, gelir dağılımı bırak yea bozulsun, üreticiyi, ihracatı zaten skipintro! ımf bile borç vermeyince napıcaz bilmem zaten gırtlağa kadar borcun içindeyiz tefeciye çalışır gibi yıllardır faiz ödüyoruz, bir büyüme var evet grafikler üstünde ıvır zıvır ama kalkınabilen var mı işte orası şaibeli? dünyayı döndüren bi ülke çıkardı bu krizi, kendi bile işin içinden çıkamıyo yalandan kurtarma planlarıyla zaten bi tarafımıza girdi bari acıyı hafifletelim diye çırpınıyo, beklentilerine ayak uydurmayanı affetmiyo. pakistan dan sonra sıra bizde diye düşünüyor insan haliyle. ama gel gör paşam bizdeki rahatlığı akşam haberlerinde ımkb kasaları gösteriliyo (bakın ne kadar da çok paramız var, panik yok) bu sitede kötü şeyler oluyo kapatalım, vergilerini ödemeyenleri affedelim (belki öderler), protesto mu var, öğrenci mi konuşuyo ver gücü (orantılı). vay anasını yaa. bu kadar mı kör göze parmak çalışır bi şirket ve bu kadar mı unutulur bir geçmiş; satılır yok pahasına.
bu arada okulu bitenler iş gücü diye bir piyasa kalmadı artık bilesiniz.

TC vatandaşı'yım, bu ülkede yaşıyorum, üniversite okuyorum. bundan bi kaç yıl öncesine kadar önceki cümlenin gerçekliğinden onur duyardım. ama son zamanlarda bir gün bu ülkeden gideceğim fikri daha da temelleniyo aklımda üstelik hemen hemen tanıdığım tüm arkadaşlarım aynı fikirde.

çocukluğumdan beri odamda bir M.Kemal resmi var, istisnasız her gün uyandığımda göz göze geliyoruz.
şimdilerde her sabah sadece utanıyorum.

Ekim 15, 2008

wereyda' ya..



denize doğmuşsun sen.
saçların tuzdan, bakışlarına atoller birikmiş baksana.
sol omzun ağlak haller(im)den yosun tutmuş.
kumullar üflemiş kara parçalarına yalnızlığın.
dağılmış ortalığa, gençliğine münhasır tragédia.

hepimize karıştı biraz savrukluk.
demek büyüksün artık dostluğum..
ya pamuk helva çubuğu, dondurma şemsiyesi, baş harfin mandalina kabuğu ,)

sen hiç bir yere kaybolma olur mu?

tükenmedikçe denizler, biz kıyılarda buluşalım..
ülkenin en güneyinde bir yerde.

Ekim 14, 2008

fuaye


ardı sıra sürüklenerek, tutup elimden kaçırdığımız zamanlara pür telaş koşarken el ele hem de.. sen hep acelecisin ya..bense bir o kadar munis.
kulaklarımızda aynı uğultu; ''söylenmemiş cümleler dünden kalan''.

ellerimiz soğuk ama ısrarcı. şimdi tüm sokaklar ayaz dinleyicisi gibi suskun.
...

her ihtimale karşı saçlarımdan bir tutam bıraktım.
içindeki onulmayacak boşluğa uzatırsın.
yaz sarısı bulaşır, rüzgara karışır, gülümsetir..
...
belki şimdi sana yakınmak istiyormuşum gibi. içimden serzenişler geçiyor, gereksiz buluyor, tanıdık simalarda susuyorum. susuyorum gerçekliğine, plastik tadında bir akşam.
...
kafamda dağınık düşüncelere gebe davranışları. sanırdım ki eskiden kadro eksikliğinden kaynaklanıyo oyunun bozukluğu. dekor tamdı bana göre ve tüm roller oturmuştu. replikleri belliydi ve doğaç yoktu. ne kadar da sıkıcıydı. sen, bana biçileni oynayamıyordun misal..
...
sersem bir ağrı hiç yoktan başımda.
göz yuvarlarım ağırlaşırken son gününde güzün, içine oturduğum cennetin balkonları kapanır. tüm koltuklar kırık beyaz örtülerle kaplanır.

defalarca üstünden geçtiğim kaldırım taşlarında isimsiz ayak izleri aklımı karıştırır.
Beyazıd' da bir tarih, gökyüzü martı, avlular yeşil kuşanır.
...
insanın bildiklerini görmesi zaman alıyor. yamultuyor gerçeküstü sevişmeler.
gözucuyla bile bakamıyoruz birbirimize.
bazen; bilinen, bariz gerçekler,
bir açık sahnede ayak hokkabazının parmak uçlarında..
dekorlar değişiyor, oyunlar aynı kalıyor. tüm seyirciler kör. tüm oyuncular rasyonel.

sonra kırık beyaz günlerden bir yaz..

fuayede derin bir serinlik, yerlerimizi alıyoruz.
alkışlar eşliğinde başlıyoruz!

gözler hokkabazın ayak parmak uçlarında..

Ekim 09, 2008

brooklyn chewing gum


resimdeki sakızın reklamını hatırlayanınız var mı?
peki nasıl çiğnendiğini gösteren zatı taklit etmişliğiniz?
,)

Ekim 07, 2008

slowday..


öyle hissediyorum ki biçimsiz tüm bunlar. uyuşmuyor genel geçer normlarla ve zıtlaşmıyor da duyuların hiç biriyle. böyle olunca da tanımlanamıyor.
baksana..her duygu bir diğerine karışmış, helezonu erişirken göğe gözlerim yaşarmış da bir tek bunu tadarak varmışım farkına..

bi kaç tirad göze çarpan, sessiz kalıp izlediğim ama tüm gerçekliğine rağmen, serzenişlerine anlam veremediğim.

sonra ismi var aklımda.
sanki aleksandrin dizesi..söyledikçe umutlandırıyor gamzelerimi.
yolları haritadan silinmiş şehirlere götürürken kırık planör, tozu dumana katıyor içimde bir yerlerde..sadece tadını almak adına sarfettiğim cümlelerde gizlisin.

enteresan şeyler yaşıyorum.
sürükleniyor burada, aklı selim. dalgın bellek; bulanık, zayıf ama yitik değil henüz, sahte renklere gebe değil. halâ gerçek görüş ama bu nasıl duruş? gülüş kaçamak, göz meneviş.

fısıltı en şuh sesli kadının dilinde, kal deniyor bir şarkıyla güne, o geceye karışırken.
uzanıp pencere yanına, ellerim cebimde, gözlerim göğe. dünyanın tüm karmaşık fikirleri aklımda..kirli değil ama temiz de değil.
ismi sanki aleksandrin dizesi..

foto akyaka' dan..

Ekim 01, 2008

akyaka



daha bu akşam..
güneş batmışken tam da.

serine teşekkürler efenim:)

Eylül 30, 2008

Billie Holiday..



bendeki yeri çok farklı.
o veya bu söyleyenden ayrı.
şimdi buraya bir şarkısını koymak istesem haksızlık olur diğerlerine.
hayatımın belki de hiç unutamayacağımı sandığım ama elbette unutacağım anlarına adanmışlığı var tüm şarkılarının. 1950' lerin ortasında bir yerde sivrilmiş pek tabii o zamanlar şarkılarının kalitesi anlaşılmamış bundan da hep üzüntü duymuş nam-ı diğer ''Lady Day''.. Ella Fitzgerald, Louis Armstrong, Duke Ellington, Carmen Mercedes Mcrea, BB King gibi bir çok isimle ortak çalışmaları mevcut hüznü bünyesinden büyük siyahi.. kendinden sonraki bir çok jazz sanatçısında da hayranlık uyandırdığı ve tarzlarını şekillenmelerinde büyük rol oynadığı aşikâr. başta 'Kaldırım Serçesi' olarak da bilinen Fransız sanatçı Edith Piaf. ne garip kesişen yolları da var. efendim hemen tüm müzik marketlerde kayıtları mevcut. bu arada meraklılarına duyurulur yeni bir albüm çıkarılmış kendi şarkılarının remixlerinden oluşan; Billie Holiday's Remixed & Reimagined..

Eylül 19, 2008

Kafkâ Günlükler


koca yaz bitiverdi işte..
kazak giymeyi özlemiştim ben de zaten. kurs bitti staj bitti.hem artık mustafa amcanın da tadı kalmadı. fena soğuk yaptı hava nitekim.
özledim evimi. dönüş için biletimi aldım bugün. son çayımı içerken gazetesini iade ettiğim çocuğa gülümseyerek teşekkür ettim. farkettim gözlüklerinin altında gülen gözlerini.biraz daha dikkatli bakınca elâ olduklarını da farkettim sonra kendime gelip ne aradığımı bilmeden çantamı karıştırarak kalktım. rüzgar esti ben hırkamı giyerken ve gözlerim yaşardı uzaklaşırken. düşündüm uzun uzun..ne yazık gidiyordum, arkamda bir şehir, şehrin içinde dostlar, bir anne..şehrin içinde yaşanmışlıklar, kahkahalar bırakıyordum. kaçamaklar bırakıyordum caddenin kenarına sanki benim değillermiş gibi. sokak köşelerine bakıyor çizgilerle ilerliyor hep aynı çizgide yürümeye özenerek uçuşan saçlarımı zaptedemezken duvarın üstünde bir çift görüyorum. gayet sürreal sevişirlerken içimden gerçek mutluluklar diliyorum. merdivenlerde çocuğun biri '' aa senin bende fotoğrafların var'' diyerek şaşırıyor. farkında olduğumu söyleyerek devam ediyorum. mustafa amcadayken çekmişti arkadaşımı çekiyorum bahanesi gizli bir edayla. yemiş miydim? tabii ki hayır. umrumda mı? tabii ki hayır.
aslında çok da haksız değildi annem. bazen hatta çoklukla abartıyordum. katı davranıyordum kendime. duygudan eser kalmamış neredeyse. kendimle ilgili hemen her kararım yüzlerce mantık süzgecinden geçiyordu. mutlu muydum?
cevap veremiyorum. sadece spontane günlerden oluşan hayatıma yön bile veremiyorum esasen. en çok sevdiklerimi bile tiksinerek red ediyorum. hiç bir şeyden emin olamamanın duvarına beklentiler adına bir çentik daha..sevilen herşey değişti. kimseler duymadan hem de. dönüşümden öte deyişim o ki ''değişim''. ne yöne bilmeden hem de.

Eylül 15, 2008

galata


kule' nin yüzlerce fotoğrafından yalnızca biri..

Eylül 05, 2008

sirkeci' ye geçerken



veriyorum karşıtı kısıyorum parlaklığı.
evet seviyorum fotoğraf çekmeyi.
bu da dünyanın en kısa süren seferine sahip tramwayı. 573 metrelik mesafeyi 90 sn de aşıyor kendisi. karaköyden tünele nostaljik geçişe yarıyor.

Eylül 02, 2008

..

Last night I dreamt
That somebody loved me
No hope no harm
Just another false alarm

Last night I felt
Real arms around me
No hope, no harm
Just another false alarm

So, tell me how long
Before the last one?
And tell me how long
Before the right one?

The story is old I know
But it goes on
The story is old I know
But it goes on

goes on
And on..
goes on
And on..

Ağustos 27, 2008

kimse sevdiği işlerle uğraşmıyordu.


herkes sadece bir gün gerçekten mutlu olabileceği hayaliyle çırpınıyor kimse bir yere varamıyor çokluk çıkan ilk fır'sat'ta hayallere el sallanıyordu . herşeyin ileriye dönük planlar dahilinde işlediği yerde zaman kavramı pek de mukteza değildi hani. ve en çok içimizdeki geleceğe ait endişe yakıyordu canımızı.
ya kopacaktık tüm bu planlı psikopatlıktan, kopuk yaşayıp kopuk ölecektik. ya da sorumluluğa boğulup birer robota dönüşecektik. ama seçimler bizim seçimlerimizdi ve sonuçlarına katlanmak zorundaydık evet. ya baştan empoze edilenler, seçimlerin sonucu değil ki onlar tepeden yağıyorlar.
ne kadar fazla sorumluluk o kadar çok yük.
ne kadar az sorumluluk o kadar çok surat, o kadar çok aylak, yaramaz etiketi.

biz çocukken, çocuklara sorumsuzca gezebilme hakkı tanınmalıydı oysa. günlerce değil belki ama çocuk olduklarının farkına varabilecekleri kadar.
hep başarı zorunluluğu, mükemmeliyetçilik savaşı. sunulan düzene ayak uydurma zorunluluğu, kimselere yenilmemek için ezme, sürreal mutluluklara tamah edip gülme, ele güne karşı yalandan kurgulanmış hayatlar yaşama sorunsalı.
işin garip tarafı;
kimse istemezdi böyle hayatlar yaşamayı.
nereden geliyordu bu antagonizma?
bize öğretilen değil miydi; gerçekte her bi şey ya beyaz ya siyah..


güzel foto için Akın' a sonsuz teşekkür..

Ağustos 23, 2008

sevgiliye..


zamanın gençliğimize engel teşkil etmediği yerdeyiz ya..
tek gayemiz mutlu uyumak artık. hırsı olmayan insanların sadece gönül tokluğuna çalıştığı,
ağaç evlerde akşam olunca güneşe nazır deniz, uykuya dalınan yerdeyiz sevgilim.
dalgaya karşı yüzerek mutlu, deniz minaresinden tokalarımı dizerken sen..

sıradan günleri huzurlu geçirip, mutlu sonlandırıyoruz.
beklentilerimiz aşmıyor yaşantılarımızı. henüz yaşlanmadık ama yaşadık en büyüklerini tüm o heveslerin ve içimizde ukteler yok artık. çok elzem değil şehirler, yollar kumdan artık ve asfalt sıcağına uzak, rüzgarın kapıları değil ağaçlara çarptığı yerde delice dönen rüzgar güllerine dalıyoruz..

uzağındayız en sevdiklerimizin, özlemekteyiz de muntazaman. ama uzak ve mutluyuz bak. günlüklerimiz kime ulaşacağını bilmeden şarap şişelerine yarenlik yapıp da açılıyor denize her akşam.
lodos çıkıyor..
lodos çıkıyor.. ve tüm güzelliğiyle bir doğa şamatası döndürüyor başımızı..uçuşuyor saçlarımız kaçarken yağmurundan..derken deniz sesleniyor..
gözgöze gelip kulak veriyoruz çağrıya.. tüm deniz sakinleri memnun, su sıcak dahası güneşin henüz battığı saatte gökyüzü pembe, mavi..

işte o gün tüm dileklerim sana adandı küçük sevgilim.
ama artık çok mavi günlerde griye karışıyor zihnim..
bil isterim artık kimselerin bilmediği yerde yaşıyorum..
zayıf suratlı hırsızlar geçiyor caddeden..
kimseler uyumuyor güvensizlikten ve en çok sokak lambaları konuşuyor arsızca..
aralık sonu gibi bir zaman dilimini bencil iklimlerle paylaşıyor sadece kuru ayazı soluyor, ciğerlerime bir miktar karbonmonoksit salık veriyorum sabahın 4ünde..

kuru öksürük gevrekliğinde uykunun en güzel yerinden uyanıyorum sana.
farkediyorum, üzülürken..

güzel kare için Serin' e sonsuz teşekkür..

Ağustos 03, 2008

the sheltering sky


-Yolunuzu mu kaybettiniz?
-Evet.
-Ne zaman ölüceğimizi bilemediğimiz için hayat hiç bitmeyecekmiş gibi gelir. Ama hiç bir şey çok tekrarlamaz kendini. Aslında çok az tekrarlar. Çocukluğunuzun bir öğleden sonrasını öyle ki hayatınızı onsuz düşünemediğiniz sizi derinden etkilemiş bir öğleden sonrayı daha kaç kez anımsayabilirsiniz ki. Belki dört beş kez daha..Belki o kadar bile değil. Dolunayın çıkışını daha kaç kez izleyebileceksiniz? Belki yirmi.. Ama yine de her şey sonsuzmuş gibi gelir.


diyalog ve resim ''Çölde Çay'' dan..

Ağustos 01, 2008

uçuştu..


zihni bulandı..
suyun en berrak tarafında bilinçsizce yüzüstü yatıyordu. gözlerini diktiği kuma oyunlar oynuyordu aklı. bir kaç kırık midye kabuğu vardı ve yüreği ağzındaymışcasına atarken saçları suya dağılıyordu. elleri uyuşuyordu kızın ve zihni hala bulanıktı, tek bir ''O'' fikri vardı ortada.
kimseye beslemediği sadakat. kimseye duymadığı güven, yanlış zamanların, yanlış denizlere döküldüğü yerde sadece dalga oluyordu beden. en nihayetinde büyüydü bu yaşananlar. kimse bozamıyordu çünkü kimseler bilmiyordu..
suda takla. kafasını kaldırmasıyla oksijeni ciğerlerine çekmesi bir oldu. ve tuz bir miktar ciğerlerine doldu. canı yandı sandı çocuk, ama kızarık gözleriyle gülümseyince kız, çocuk da rahat bir nefes aldı.
hani başlangıçlar her zaman bitişi barındırır içinde. ama kimse başlarken düşünmez bunu. enteresan insanoğlu; bilinç başlarda hep kapalı, duygusal tüm zamanlar, anlamlar yüklü her eşya. ama zaman açıyordu işte usu. kimse ölene dek mutlu olamıyordu..
kız daha çocuktu hani. salak saçma çocukluklar değildi, sadece kırılgandı hala. acemiydi ve alabildiğine güzellik akıyordu şapşallığından. çocuk hep dayanaktı kıza, kız çoğunlukla ilgi alanlarını değiştirip duruken. çocuk uzundu ve sessizdi..
nereden nasıl başlandığı meçhul, garip bi çekim. deniz her yerde ''Bir'' di ama akıntılar hep ters.
içlerinde hep bir yaşanmamışlık hissi; elma tatlı, elma çekici.
sadece sarılıp uyuma isteği bir yerde zamansız. denizlere dökülme isteği umarsız.

gözünü açtı..gülümsedi kısarak gözlerini, iki omuzda iki ben gördü aynada. ellerini omzunda gezdirdi. içinden tüm iyilikler geçti..bir erdem değildi belki, ama düşünceydi ve yasak değildi düşünceler. idealar dünyasıydı bu ve tüm doxalar büyüydü.

bir kız bir çocuğu severken denizlerde kayboluyordu bilinçler. hesaplar yapılmıyordu zihinden. en saf hali değildi ama en karmaşasız sevgiydi aradaki. ve zaman tüm formları kazandırıyordu sevgiye, yaşanmışlık hissiyatı haricinde..

Temmuz 30, 2008

bir garip anket..


yapılan araştırmalar (araştırmalar: 12 kişilik örneklem=) gösteriyor ki gençlerimizin yaklaşık %41 lik bölümü ''Bulucam zengin kocayı, vurucam kırbacı'' mantığına sahip. ve yine aynı araştırma ''aylak gibi geziyorum anı yaşıyorum'' mottosunu benimsemiş zatların %25 gibi azımsanamayacak bir seviyede olduğunu göstermekte.
üzgünüm ama artık 'dayarım sırtımı devlete, gerisine karışmam' mantığını benimseyen pek fazla insan yok ve oyunbozan çekimserler listemizde %2 lik payla ''hiçbiri bana uymuyor'' diyerek yerlerini almış bulunuyorlar.

Sonuç: gençler mutsuz, gençler aylak ve umutsuz.
ve kadınlar, kadınlarımız..sadece zengin koca derdindeler.

efenim bi sonraki anketimizle TÜGİK' e kaynak oluşturmak üzere hizmetinizde olacağız.
TÜGİK: Türkiye Gereksiz İstatistikler Kurumu.

Temmuz 24, 2008

tiz zamanda


muğlaya gidiyoruz..
hayatımın en huzur dolu, en güzel, en başına buyruk yıllarının geçtiği evet herşeyin başladığı yere.
yine bavulu toplayıp çıkıyoruz yola. farkındayım ve farkındayız ki bu son sene çok çabuk geçecek.
o yüzden tüm özlediklerim bir arada, biz yine beraber aynı kafa, ama hep farklı tat=)


bu sene ve önümüzdeki sene yapılacaklar listesi şöyle:


- Fethiye Baba Dağı- yamaç paraşütü.

- Gökova-yelken
- Gökova- bol bol tekne turu
- Dalyan- keşif
- Köyceğiz- Yuvarlak çay- rakı&balık
- Kayaköy(Fethiye)- keşif
- Merkez- Eski Muğla ve Asar Dağı turu
- Ölüdeniz- Lagün gezi.
- Belen Kahvesi
- ve son olarak otostopla Datça (Can Yücel anısına..)



en dipte bi not: işin kötü tarafı kimse mezun olmak istemiyo le biraam..

Temmuz 19, 2008

artık..


bundan sonra kimse kimseye söz vermesin?
konu önemli değil, her bi şey muallakta kalsın.
sözler yerine getirilmeyince kalpler kırılmasın.
zoruna gitmesin bi şeyler birilerinin.

tüm beklentiler yersiz artık.
''sonsuza dek'' kavramı daha bi şekillenince..
dedim ya kimse kimseye söz vermesin?

ben artık öyle yapıyorum.
tüm saydıklarımı kanırtıyorum evet. farkındayım; dönüşüyorum.
dönüşürken, eksiliyorum. bir çok şeyi etrafa saçarak ellerimle..

üzgünüm, çok üzgünüm..
ben artık öyle yapıyorum.

Temmuz 13, 2008

sonra ben..


kafamı kaldırdım, gökyüzünü gördüm.
boş pencerelerine göğün, kafesten bakıp da..


yutkundum özlerken,
boğazımın kuruluğuna;
gözlerimi kırptım,
sı'rretti aklım.

kürek mahkumu sandım kendimi,
hiç bitmeyecekmiş gibi
mavi yağmur yağdı gök.
ben yağmurluksuz kaldım.

bardaklar düştü yerlere, kırıklarına yalın ayak bastım.

uzağımdaydın..

Temmuz 11, 2008

çocuk


sadece hırpalamak için elime aldığım oyuncağım gibisin..
hani hoyrat davranıp çoklukla ağlayarak, içimin gerçekliğini gösterirken hırçın yaralar açtığım, ileri gittiğimi anladığımda erdemine sığındığım annem gibi.

sonra..dudaklarım da gözlerim kadar şişip, tuzun yanaklarıma viyadük çizdiği yerde, elma'cık kemiklerim acır..

hayal kurmakta zorlandığımı görüp de
ben artık mutlu olmak istiyorum.

dolunay bir kere oluyor ya onun harici hep yarım hep eksik..

bira sıcakken de içiliyor evet, elemanın suçu yok ki.. dost muhabbeti zaten ısıtıyor birayı.

tahta basamaklarına vura vura çıktığım, duvarları el izleriyle kirletilmiş odalarında, sen artık rahat bir nefes mi almak istiyorsun?

oysa ben rüzgara savurmak istiyorum gençliğimi.
köprüler kuruyorum şehre çıkışını atmosferik olsun diye tek şeride düşürüyorum. tek bilinmeyenli denklemi bile en uzun yoldan çözüp, kola kutusunu ayakkabıma topuk yapıyorum hala evet boş bulduğum sokakta tek kale maça çıkıyorum hatta. havaya top dikip nereye gittiğine şaşıbeş bakarken gözlerimi kısıp gökyüzü körü oluyorum, lolipopu bitirip çubuğunun plastik tadına varınca anlıyorum susuzluğumu.

döndüğümde burda ol istemiyorum inan. eşzamanlı zıt yönlere koşalım kollarımızı açarak. şımarmıyorum, bakma öyle biliyorum; büyüdüm. uçmuyorum, ayaklarım ağrıyor yürümekten. pembe değil ki en sevdiğim renk. hala siyahın asaletine inanıyorum. hala bir miktar korkuyorum karanlıktan ve yüzüm kapıya dönük dalıyorum uykuya. şimdi böyle olduğuna bakma hala bir miktar dağınığım. düzene tepeden inme olunca gelemiyorum biliyorsun. babamın adam olayım diye verdiği dersler kadar sıkılıyorum yaşantılarımdan. kafama kafama iniyor her defasında.

gerginlik? gerginlikten beslendiğimi söylüyorlar; gerginize gülüyorum.,)
iki yanağımda gamzeler açıyor sanki..güldükçe, gülüyorum.

güzel foto için Serin' e sonsuz teşekkür..

Temmuz 04, 2008

drama


sanırım elimizdeki tüm kartlar yere serildiğinde, üstüne konuşabileceğimiz pek bir şey kalmıyor.
tüm birikimler bir yana, bilerek ve haksız sonlara gark ediyoruz birbirimizi. kimse başlarken böyle olsun istemiyor hoş, ama kimse yokuşlarda tırmalamaktan, rol değişimlerinden ve tükenmek bilmeyen kısır, obsessif zorlanımlardan yorulmuyor da. rutinlerle örülüyor etrafımız, içimizden gelen dışımıza çıkamaz oluyor. sinir bünyeyi aşıyor kendi çıkmazlarımız kulak ardına itilirken, tüm paylaşımlarımız kasık altlarında sona eriyor. kimseler suçlamıyor evet bizden başka kendimizi. kimse yalvarmıyor da böyle olması için. ya sadece sevilmek hoşumuza gidiyor (küçük köpek yavruları gibi), ya acımayı sevmek sanıyoruz birçok kere (zekat mı veriyosun mübarek? aşk ulan bu!) ve binlerce kez daha yanıltıyoruz kendimizi. şimdi kim kimin efendisiydi?
bir dakika..
doğa şaşması bu olsa gerek. Dikkat! yabancı cisim ilgi alanına girdi
alerji-tepkime,
emme-soğurma,
çiğneme- (dur)yutma,
hazmet-(dur! naaptın)çıkarma..
su içmek ister misin?

asimilasyonun doruklarında şimdi hissiz köpekler gibi.


gel gelelim ceza çok. önceki hayatlara dönme çabası. bir 'alışmışın kudurmuştan aşağılık olması' sorunsalı. irade fakiri bünyenin unutulan eşe dosta sarılma çabası..
döndük mü başa?!
hadi sar birer birer yaraları (dur ya da bir sonraki elde lazım onlar..drama)..
bu elindeki bir yaşantı torbası, şişirip bağla ağzını. patlat, dağılsın dumanı.
bilerek sarhoş ol, atla mecalsiz havuzlarına tüm anlamsız ama çekici bulduklarının.
unuttun mu? peki avuttun mu?

bak şu karşındaki fena değil sanki. ne dersin..
bir el daha?

Temmuz 02, 2008

uçuştu..


kapıların kapanıp, otobüsün hareket etmesiyle nedeni belirsiz hıçkırıklara boğuluyor kız. göz yaşları boncuk olup yanaklarından süzülüyor, boyun çukuruna yol alıyor maskarası akarken. otobüs şaşkın, kız yere yığılıyor. arkadaşının onu teselli için koluna girmek istemesine rağmen basamağa oturuyor. durak gözden kaybolana dek oturduğu basamağın hizasından cama yanağını yapıştırarak bakıyor kız. gözleri hala dolu dolu ve içmesi için uzatılan suyu elleri titrerken zar zor kavrayarak ayağa kalkıyor. herkesin meraklı gözlerle ona baktığı sırada özür dileyerek açılan kapıdan iniyor. rüzgar saçlarını gerisin geriye tararken, gözyaşlarını bir cinayetin tek kanıtıymışcasına hızla kurutuyo. ama hala bir miktar tuz dudak kenarlarında mevcut. kol çantasını düzeltirken bir yandan elleriyle eteğini topluyor ve sonunda sert rüzgardan kurtarıp apartman girişine güç bela atıyor kendini. giriş serin ve flu, posta kutuları boş. eliyle duvarlara dokunarak otomatiği buluyor. giriş kattaki kiracı kapıyı açıp suratsız bir şekilde çöpü çıkarırken, kız basamakları hızlıca çıkmaya başlıyor. daire kapısına gelince bi müddet bacağıyla desteklediği çantasında anahtarlarını arıyor.
- hadi hadii!
kapı açılırken daha içerden köpeğin nefes sesleri geliyor. kız biraz daha sakinleşmiş gibi. eliyle köpeğin başını okşarken suyunun bittiğini farkedip mama kabına bir miktar su koyuyor. çantayı yere bırakıp uzun holde ilerliyor ve odasına girip eliyle boynunu ovarken aynaya bakarak göz altlarını siliyor.
üzerine geçirdiği çiçekli geceliği düzeltirken şekersiz kahve yapmak için ketıla su koyuyor. mutfak camından bahçedeki mimoza ağacının dallarına dokunuyor, gözleri tekrar doluyor. salondaki koltuğa atıyor kendini. uzunca bir süre tavana bakıyor. bir şarkı mırıldanıyor içinden.

''Sunday is gloomy,
My hours are slumberless''..

dünden koltukta kalan pikesini düzelterek üzerine çekiyor. şimdi nispeten daha huzurlu. gözlerindeki buğu biraz daha dağılmış. eline sehpadan bir kitap alıyor. kitabın üzerinde bir şair ve şiirleri yazmakta. eliyle saçını düzeltirken kısık sesle okuyor:

'' akşamları mumlar yakardın hani..
yorgun şeritler çizerdik şehrin girişine.
otobüsler geçerdi rüzgarla yarışıp,
otoban seslerine karışır, dinlemeye dalardık.''

rüzgar daha da sertleşirken sesi titreyerek azalıyor kızın. akşam odanın tüm gölgelerine yerleşmek için dakikaları sayıyor.
kız ellerini yastık altına doğru sokarken kitap yere düşüyor. sayfa 54:

''ada martıları uçuşuyor, naralar atarak''..

(foto için Akın' a teşekkür..)

Haziran 29, 2008

sizi bilmem ama..

cereyanda kalmak daha güzel bişey cehennemden. hafif rüzgar var bugün. yattığım yerde yorgun, ama mutlu uyuya kalmak, rüzgar sırtımda gezerken..kapadım gözlerimi, uzaklardan otoban sesleri geldi kulağıma. yorucu yolculuklar geldi aklıma. telaşlı çıkışlar evden, ütüyü fişten çekmiş olup kendinden emin olamamanın vermiş olduğu rahatsızlık..
sonra eski aşklar sempozyumu açıldı salondaki koltuğa, dalarken hafif meşrep bir kaşıntı yanakta. ''aşk dediysem kaç kere oldu ki?'' diye düşündüm cevap veremedim. aşkın bu kadar büyütülecek bir şey olmadığına inandırdım kendimi.
özlem duydum birilerine, birşeylere.. sonra tekrar kapadım gözlerimi, boynumda nedensiz bir ağrı, kıvrılıp iyiden iyiye gömülme isteği belirdi kanepeye. boynum müsaade etmedi, üstelemedim.
okulun biteceği gerçeği gelip şak diye yapıştı burnuma. irkildim, şimdiden boşluğu gördüm ve bakakaldım.
sonra yine gitme isteği belirdi neresi olursa? belki de gidip hiç gelmeme isteği.
dünyanın herhangi bir yerinde yaşayıp, haftaiçi it gibi çalışıp hafta sonları sırtımda çanta serseri gibi gezme isteği.
biraz bekleme gerekliliği, mantığa aykırı olduğu için hesaba girmeyen sevgili sevdalarım hepinizden binlerce kez özür dilerim. ucundan bir yerinden girip de çıkanlar. onların hepsi ayrı güzeldi hepsini ayrı severim..hafif meşrep kaşıntı boyunda belirir.
elden ne gelir? en fazla soğuk sular kafaya dikilir..
hem sonra uykuluk müzikler nerede?

Haziran 22, 2008

uykuya giden



geçiş dönemleri hep yorgun düşülür..
hep bi şarkı dinlenir, ona sarılıp uyunur..
fotograf datça' dandı..
en son huzurla uyuduğum yer.

Haziran 06, 2008

Otostopçu'nun Datça Rehberi

Datça' dayız..
aynı kafa üç farklı tat.
şimdi Hayıtbükü biraz sonra Palamutbükü..
şanslıyız..
çünkü otostopla Güney Ege' de gezmediğimiz yer kalmadı neredeyse=)
mutluyuz..
çünkü cebimizde çok az miktarda parayla hiç yapamadığımız şeyleri doyasıya yaşıyoruz. dünyanın hiçbir yerinde denizin bu kadar berrak, kumun bu kadar temiz ve insanların bu kadar iyi olduğuna şahit olmadım. dönüşte her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatmak üzere.. şimdi denize giriyoruz le biraam.


başlığı da wereyda ya söyledim yaz diye, dayanamadım ben yazdım=))

Haziran 02, 2008

tekli berjer


acele posta kabilinden gerginize.
avurtları çökük bu surat,
sinekli geçkin yara izi
ara ara sendeleyen, yarı kesik bacak mı?
el, duvar, taş, bilek.. kıracak mı?
fikrisabit kafa,
yoksaysan,
cehalete doyacak mı?
sessizsin..
uzandığın çekmeceler boş.
geriye sadece (aksi)seda, rayları kırıp geçen.
hiç kalmadı mı senden?
-nefes al.....
-şimdi ver!
-saat kaç?

Mayıs 31, 2008

vapurda..

iskelemize yanaşmakta olan gemi direkt hareketle
adalar-çocukluk seferine çıktı..




gidenler bilir..adanın arka tarafındaki plaj kışın ayrı güzeldir.
ilk bakışta terk edilmiş görüntüsü verse de
bi dünya başıboş köpek arkanızdan koşarken soluğunuz kesilebilir=)
işte ''köpek saldırırsa koşma, kaçma ölü taklidi yap'' felan tarzı cümleler o anki ruh halinize bağlı olarak pek bi işe yaramıyo.
biz o gün bunu anladık Akın'la.
o gün hepsi ayrı güzeldi;
tom amcanın kulübesi..
ve yosun kokusuna kırık midye kabuğu..

Mayıs 24, 2008

mavi sakal


soruların ve cevapların önemini fazlasıyla yitiren şarkı
tam da boşalan yolların ortasında..

Mayıs 21, 2008

bünye meselesi..


dünyanın en kendini bilmez fikirleri benim.
on numara hayal dünyası,
uzağında ben, evrensel küme sen.
gidebileceğim en alakasız yerde bile..
oysa çağ ekzogamiye geçeli çok oldu ya..
ilkel benlik, ilkel ananeden çok uzağız artık.
bak ama hala sağlam ego var göğsümüzde
(libido yer yer tavan yapmış kimimizde)
bu yüzden totolojik beyin travmasına ne hacet?
kişisel diyetimiz, erdem sınırına yakınsayacak seviyede bir yere ulaşınca görüşelim..
...
o zaman id yok.
yer yok, zaman yok.
o zaman..hak için hukuk yok.
armuta armut diyene ceza,
susana ödül yok.
düşünceye kilit, kilide maymuncuk,
harikasız dünya, safralar akmış.
..
cennetin dibi delinmiş, cehenneme düşmüş.
elde var hurma ağacı..
yersen.

Mayıs 20, 2008

bitse de gitsek

sanırım hepimiz yeterince sıkıldık.
bu yaz herkese iyi gelsin..

Mayıs 16, 2008

burdan bakınca..


kutudan yalnızca umut çıkmamıştı.
ki ben de sanırım ona bakınıyordum saf saf..



hem hiç birimiz inkar edemeyiz. karıştırdığımız, bilerek yanıldığımız çıkmazlarımız şehri doldurdu.
zira trafik; kilit.

tinsel haz?

bedensel olana ne dersin bebek?


bazen nelerle uğraştığımıza inanamayışımız.

nasıl da deli divane koşuyoruz, koşuyoruz ve amaçsız nefes nefese.
kollarımız ağrır da belli etmeyiz.

burası değil. olmak istediğimiz yer, yapmak istediklerimiz hiç değil' dir.
yine de beceririz.

zaman zaman düşer: garanti kapsamına bile girmeyen,
çoklu kullanıcı hatalarından ötürü,
servise yutturamadığımız açık yaralardan radyasyon salık verir nasıl da güleriz.

içten içe boğulur, saçmaladıkça gerekli sonlara gark ederiz. hurda arabasında bir gramofonluk makama bile denk düşmeden.

insan işte.
çevir tersini giy, çevir biraz düz takıl.
al bu sana daha çok yakıştı. sen biraz bununla takıl.


şimdi biraz yalnız kal.
duvardaki gölgene asıl, kollarına biraz müsaade
bak hem burada ışınım yok. yara kapandı salınım yok.
eller temiz, kir izi yok.
tutun biraz.
son vapurla karşıya geçti tüm hesaplaşmalar.
nasıl da karınca kadarlar. bakmazsan görünmezler, kaybolmazlar da.
ama sen bak.
nasılsa görmesen de oluyor.

Nisan 30, 2008

yola çıkmadan..


hiç vaktim olmadı ki benim.
yüzümü astıkça kararıyordu ya dünya,
elimde değil tüm bu olanlar bilirsin. herşeyden önce dosttuk ya biz.
yine, bir tek sana ağlıyorum bak.
evet hala öyleyiz.
bir şeyler dönüp dururken etrafımızda biz hala kalabildiğimiz kadar insan,
yaşayabildiğimiz kadar düzgün.
tüm kural ve yaptırımlarına karşın..
...........................
uzaklaşıyorum şimdi ben, bi kaç günlüğüne.
bugün benim değil, bizim değil..
ama geleceğim, mesafelerin fütursuzca uzayışına bile aldırmadan.
istanbul'a giderken tüneller oyulacak, yol yapım çalışmaları, temel iyileştirme çabaları başlatılacak. izinsiz kat çıkmayacağım, söz. moral balkonları açacağım göğsümün kafesine.
ben yine bana döneceğim.
sen yine yanımda, biz yine hep beraber aynı kafa, ama 3 farklı tat değil mi?


sonra sen 'bi kahve içelim mi?' diyeceksin.
ben 'sırası değil' diyeceğim.
ama hep moulin rouge içeceğim..

Nisan 27, 2008

n'aber ya?


bugün günler sonra tam da nisan bitmeden yağmuru tekrar gördü muğla.. hava bozuk atsa da sevindim, şoka kadar gidip geldim, param yetmedi kasada yoğurttan vazgeçtim. sokaklar herzamankinden daha fazla is koktu yağmur kokusuna karışıp..mintiden çıkma ibrahim erkal resmine gülerken, ekmeğin ucunu kırmak istedim, sakızımın tadı henüz yerindeydi, vazgeçtim. kazıkçı Taş market'e girmedim bilerek. herşeyi daha pahalıya satıyo şerefsiz, ulan tamam küçük esnafı da korumak lazım ama bu küçük esnaf ondan 100 bundan 50 kuruş daha fazla derken iliğimizi kurutuyosa daha ne kadar dayanabiliriz ki..kapısının önünden geçerken gözgöze geliyoruz, ellerimde şok poşetlerini görünce sigarasından bi nefes alıp (gözlerini işte tam da sigarayı çektiği noktada tıpkı bir esnaf gibi kısarak) pis pis bakıyo, ben de bakıyorum bi süre manasız bakışarak ilerliyoruz. hani gözgöze gelinen anda karşıdakinin bakışlarından mana çıkarmaya çalışırken birden fazla baktığınızı farkedip ani bi manevrayla kafayı başka yere çevirirsiniz ya. o çöpü dökerken ben apartmana giriyorum. apartmanın girişi leş gibi kokuyo. kömürlükten gelen kedi miyavlamasına benzer bir ses otomatiğin sönmesiyle beraber hafif bi tedirginlik yaratsa da kendimi algılama gücü düşük asansöre atıp 4 e basıyorum. kanatlar kapanıp yukarı doğru çıkarken 4 rakamının hayatımdaki yerini sorguluyorum. uğurlu gelmiştir hep bana dört. ya da ben öyle sanmışımdır. ama severim 4'ü. ilkokuldan bu yana öğrenci numaralarımda hep 4 vardır misal. haklı bulmadığım allahın hakkını bile dört sayarım. hem sonra ilerde hep dört çocuğum olsun istemişimdir. yiyecek birşeyler hazırlamaya çalışırken, ezilen domateslere bile üzülen annemin aslında ne kadar duygusal bir insan olduğunu hatta ailedeki en duygusal insan olduğunu düşünüyorum. yemek bitip, çayını hazırlarken kaçırdığı dizinin tekrarını izlemek için salondaki yatağına yatırıyorum onu. mutfaktan salona konuşurken ses kesilince ellerim silip kapıdan uzanıyorum, uykuya daldığını görünce çayın altını kapatıp odama çıkıyorum. odam herzamankinden daha dağınık. muayyen gün sendromu idare ediyorum işte. odalar dağınık ve yatak hep açık olmalı özellikle böyle günlerde. başucumda kitaplar, tokalar, bir kaç eski not, fişler..
yağmur iyiden iyiye bastırırken fonda 1554 üncü defa

'last night I dreamt that somebody loved me'
bu şarkı bugün hep çalsın. gece yarılarına kadar.
tavan arası, cam kenarı, bir kaç taklacı güvercinin kanat sesleri eşliğinde nihayet akşam usul usul iniyor şehre. ve güneş hollywood tepesinin arkasında bir yerlerde batarken odaya kızıl akisler saçıyor, son cilvelerini oynar gibi..
dalıyorum gözlerime kızıl oyunlar.

uyuyorum ellerimi yastık altı yaparken.

Nisan 18, 2008

ne oldu şimdi..



anlatayım,

can dediğim birinden bıçak kesiği gibi uzak kaldım.
yitip gitti adeta dostça kurduğumuz cümlelerin aurası. birine dostane anlamlar yüklemek, onu hemen her planına başkahraman addetmek, on canın varsa birini ona vermek..sarhoşsa sarhoş olmak, ağlıyorsa oturup ağlamak ve gülüyorsa karınlarda sancı, yanma..
derken itiraf..ve şok!

nedir ki? iki dudak arasından çıkacak kelime, ne kadar endişe uyandırabilir ya da ne kadar onure edebilir; aşık olunmak..
nefes almak kadar insanca, dostlar birbirine aşık olamaz diye bi kural yok, evet. ilişkilerde esas olan dürüstlükse bu da kabul edilebilir bir itiraf, müteşekkirim.
sorun olan bundan sonrası..

diğerlerini hep boşverdik, kimin ne dediği umrumuzda değil, di mi?
ama daha şimdiden anladım ki hiç bir cümle birbirimize sarfettiklerimiz kadar can yakmayacak bundan sonra..artık t.şak muhabbeti yaparkenki vurdumduymaz tümceler yerini kontrollü kelime gruplarına bıraktı. hani gündelik, öylesine cümleler bile içine girdiğimiz bu mudil durumda canımızı yakmaya başladı.

ve yine anladım ki düşünmeden konuşmak iki kere yasaklandı..

düz bakmak yerine daha derin düşünmek ya da düşünmek yerine, zamana bırakmak..
zaman, en klişe lafı dönemin
ve yine yeniden içten içe kulak tırmalamakta.

olsun, bir an önce bi kaç yıl geçsin, 3 sene felan..

herkesin başka hayatlara yollandığı ama hala 'dost' kaldığı zamanlar gelsin.

Mart 31, 2008

we both go down together..


a song which is to go over to cliffs of Dover.
And the lovers who have unending tale.


And while the seagulls are crying
We fall but our souls are flying..

Mart 28, 2008

sofranın tuzu, biberi..


o nasıl bir mutluluk..
aynı kafadan çıkan 3 ses..
iyot kokulu esnaf lokantası, tek tat..

Mart 26, 2008

gel, şimdi..


yanıldım.
hayatımda ilk defa bu kadar çarpık ilişkilerin içine daldım.
üzülmek değil de uzaklaştım kendimden.

tiksindim midem bulandı..
şimdi sadece kendim olduğum bir yerde çuvaldız kalmamış ya.
tam da ben ben olmuşken.
herşeyi anlatmak istemem, yetmez de zaten.

boğuldum.
ne ağlayabiliyor, ne de gülebiliyorum.
gözlerim doluyor arada yutkunuyorum.
lanet eder oldum sık sık herşeye.
sıkıntı verdi bu 'pek sevgili melankoli'.

gel, şimdi.
huzurlu uykular bul bana..
içinden çıkamadığımız yerleri bana bırak, atlıyayım.
uyut, güzel rüyalara daldır beni..

Mart 23, 2008

ikilemeden dogaç..



bugün tüm eski aşklara..
en ufağından en büyüğüne, en karmaşığından en saf temizine.
ders felan hikaye. en nihayetinde insanız değil mi? öylesine yazılmış bir şey ya.
bir yerde göz göze gelmemiz yetermiş ya zaten.
...............

eskilerden açılan sayfalardan bişeyler seçerken, belkide onlardan ne kadar uzak (yakın) olunmak istegimizi göstermeye çalışmışız. çöktü bir yerlerde liseden mi? en sevilen mi? esmer olan mı, kumral olan mı? yoksa sadece bal gözleri mi?.. leonardo di caprio nun yakışıklı oldugu yıllardan estantaneler...(=)
..............

posta gazetesinin verdiği saçma star posterleri. ilhan mansıza tapan minik lise hatunları. kurtuluşta bir börekçi. hacı hüsrev çingeneleriyle bir yolda mozaik ya. kültür sentezi bi yerde hayat okulu herşeyden önce. karşı komşu. pencere kapalı, perde kapalı. her akşam devir teslim rakıyı şarabı. en güzeli uykunun, en rahatı, en paspalı yaşamın. beşiktaşın en dalgalı zamanları. defile çalışmaları bulvarda. dolmuşla taksim, beleş tepeden kız kulesi.
ve taksim ya=)... en güzel yeri gençliğimin. zaman akıp gitmekte süpürmekte ne varsa yaşantılar dahil. her sevilen taksime getirilmekte. kat kat büyümekte karnı geçmişimizin.
siroz başlangıcı gibi.
.................

feshane den iskeleye yumulmaktaydı şarap elinde erol. yanında cano, dost, ozzy, iki de salak hatun (kullanmalık).. tekerrür etti tarihim sızıntılarım ilavelerimden çıkarken. şarapçı amcanın gözlerini büyüterek baktıgı rakımızdı rüzgarla dalgalanan saçları, masmavi gözleriyle... mezarlık dayakları.. pierre lotie den seyri aleme dalmak tavşan adasına, bitişimin yerine göz gezdirmek.. bir dede bir anneyi beklemek.. onlardan cilveler sunmak hayata.. kırılgan ruhlarla avutmak gözleri, birilerinin geçişini beklemek.. çılgınlar gibi seslenmek, emel in balkonundan bal gözlüge.. trajik işte keşmekeşin içinden seçilen yırtık hüsranlarmış.. yokuş yukarı çıkarken tıkanmalarımız da zevkliymiş, kaybolmalarımız mezar aralarında...güzeldi.. güzel kalıcak.. kalmalı..
...............

spor ayakkabı giyme cezası. 3 geç bi tam gün devamsızlık. sağlık ocağı raporları.. ellerimizle boyadığımız duvarlar. koridor aşkları boylu boyunca.. ve etek boyu. alındığı gibi paysız kısaltılan.
...............

koşuşturmaca içinden seçtigimiz hoşluklar. güvecin yıllanmışlıgından gelen kıyma kokusu.. ilk dükkandan yenmez ama ikinci olan hani handaki minik dükkan.. bir de eker ayran. okuldan kaçılma geyikleri, metin in sopayla kovalaması, testereli bir genç, baltayla topuk yardırmalar.. heveslerin intikamı. aralarda kalmalar sevilenle sevenler muhabbeti..klanda içilen bira, ays ti, küçük saydıklarımın meyve suları. spartaküsün karabiber kokulu tostu.. son sene korkusu, heyecanı, endişesi, kuraklıgı, çoraklıgı.. yitirilenler..
...............

velhasıl kelam büyüyüverdik. daha doğrusu öyle sandık. koşarak uzaklaştığımız avlu yabancılaştı bize. sandık ki üniversiteye kapağı atınca herşey tas tamam olacak. bitecek derdi herkesin. ebeveyn mod off olacak..uzaklaştık arkamızda istanbul. yol aldık bandırma izmir aydın.. vardık muğlaya. öyle küçücük öyle kendi halinde. 100 yaşında teyzeleri var. caanım ege. nasıl da sarıp sarmaladı. unutturdu herşeyi. açtı kollarını. marmaris, akyaka, bodrum, fethiye. güzelliğine kapıldık gezipdurduk haliyle=) okulu yazın da sevdik.. ev idare edip hayat idame ettik 3 er 5 er.
gece gündüz bilmedik ama otokontrolü yitirmedik. kırsalına gülüp geçtik de saçlarımızı boyatmadık=) öyle ya feleğin çemberi istanbuldu.. biz oradan geldik.
...............

kazandıklarımız, şimdilerde bizlere eklenen etiketlerimiz var, insandan saydıklarımız.. çatı katının üçgenimsi camından bakıp yüksekligin korkusu da degil beklentisiyle sevindik. oldugumuz yer, dostlar, sevmeler kaldırım geyikleri.. itip kakışmalarımız.. kırmızıdan, sınav arifesinden sıyrılan yıgıntılarımız.. çalışma arası.. akyaka nın metrelerce koşulmasına ragmen bitmeyen sığlıgı, iskelede denize döktügümüz "yetti be şevki" yle birlikte attıgımız kinimiz hayata olan.. bekçinin izin vermeyişi "gamra bakıpturu"nun çevikliği.. güldüklerimiz agladıklarımız, tekne turu yanıklıgı, yüksek atlamalar, deniz hayatına yaptıgımız dalışlar.. oynaşmalar su altı geyikleri, su üstü develeri.. deniz inegini sağmak.. fonda kristinla yazmak sonu olmayanlarımızı.. belkileri hanileri keşkeleri düşünmeden ötelemek arta kalanlarımızı.. ve yine bir yaz daha geliyor sondan ikinci kez.. içimizde taşıyacak olduklarımız, sırtımızdan eksilmeyenlerle devam ediyoruz kıyametin içinde.. neresindeyiz bilmeden çözümün.

sonumuzun olmaması.

Mart 20, 2008

sonbahar


şu kadarını söyliyeyim
bebekleri uyutuyor bu parça..

Mart 16, 2008

jessica..


Greg & Duane Allman kardeşlerle beraber southhern rock ın doğuşu.
trajik olaylar peşlerini bırakmasa da öyle ya da böyle 30 yılı aşkın süredir hayatta kalmayı başarmış kanımca alanında en iyi sahne performansına sahip grup.(20dk-you don't love me)
ve benim için gün başlarken vazgeçilmez parçalarından jessica..

işte böyle güzel müzik yapan biriyle evlenebilirim=)

Mart 14, 2008

etta..


At last
My love has come along
My lonely days are over

And life is like a song..

...


bugün ucube bir barın üst katında, bir köşede, sarılarak ağlaştığım 'insan'lar kadar eşit bir düzlemde bir bardak birayla sarhoş oldum. sırtımın üşüdüğünü bile bile yola koyulup naralar attım aldırmaksızın bir devriye ekibine. ortak geçirilen gecemiz, ne var ki yalnız sonlanan rüyalarda ve garip bir gidiş sana dair, öylece rüyanın içinden bir yerinden süzülerek..
kahveyi çok şekerli yapıyorum, ağzımın tadını kaçırıyor.
parmağımı yakıyorum ve gözlerim doluyor.
içimden küfürler ediyorum senin tanrı dediğine. geride ne kaldı bilmiyorum.
bir kitap buluyorum başucuma bırakılmış.
diyor ki:
'sevmek, ifade edebilmek kadar, ifadeyi unutmamaktır da.'

Mart 13, 2008

söyleşiden


''Sevgi, hiçbir vakit doğru dürüst iyileşmeyen yaralar açar insanda, çünkü her zaman kendisine pislik eşlik eder. Sevgi ve pisliği birbirinden ayıracak olan da yalnızca sevgilinin iradesidir.

....


ne var ki böyle çaresiz bir kimse henüz sevgide kendi iradesinden yararlanamaz, dolayısıyla pisliğe bulanır. Henüz olgunluğa kavuşamamışlığın bozgununa uğrar, onun bir kurbanı olur. Bu da ciddi ölçüde zarar verir kişiye. Bir insanın yüzündeki acı ve soğuk çizgiler, çokluk bir oğlanın çehresinde zamanında uğradığı bozgunun donup kalmasından başka şey değildir.''

Franz Kafka

Mart 11, 2008

chris..

The night and the life of her lonely dream.

Mart 09, 2008

düşününce..



bugün yolda görüpte elini bıraktığın o kızdan çok yandı canım. yanlış anlama kıskanmadım, sadece kendimi onun yerine koyunca.. ona birşeylerden bahsettiğin anda nereye koycağını bilemediğin ellerin, kızın ürkek bakışları. ya senin 'yoo görmedim aslında ben seni' vari edaların. yapmacık durdu ve hatun bozuldu.

oysa en çok o sokağı severdin sen. sümbül kokardı baharla beraber. evden çıkar Gökova'ya inerdik.yüzerdik, sen daha çok dalmayı severdin. dipten çıkardığın deniz minarelerini hediye ederdin, kalbime giderdin..akdenizin tuzu, saçlarını salardın, uzundu kıvrılırdı, kalbime uzanırdı..
en çok sevdiğim tişörtünü giyerdin, siyahtı. herkes birilerinin meleğiydi. ama sen hiç bi zaman benim değildin. nerede eksik bir parça varsa es geçerdim. en bütünü sendin. aslında kimsenin oluşturamadığı bir ideallik sınırı çizmiştin ya adım adım yitirdik biz onu..
nasıl da bayılırdın kahvaltıya, günün en güzel öğünüydü sana. ben reçeli sona bırakırdım sen daha baştan affetmezdin. bir kereliğe mahsus yaptığım dağ çileği reçelimi bir kere de yemiş bitirmiştin. şekerin tavan yapmış uzunca bir süre yerinden kalkamamıştın.
sarılıp dudak dudağa uyku..yorganı kundak yapardım, kendimi bilmez uyurdum, üşürdün yine de ses çıkarmazdın..hep benden önce uyanır benden önce seyre dalardın.
bencildim, düşüncesizdim çoğu zaman, es geçerdin takılmaz, kırılsan da yamulmazdın.
öyle birşeydi, tapardın..bi yerime birşey olsa canım yansa benden önce ağlardın. çok sakardım,
merdivenlerden düşüp bileğimi incittiğimde saatlerce tutamadığın için kendini suçlamıştın. kucaklayıp yatağa götürürken omzuna bıraktığım maskara izine..su içirmeye çalışırken soluk boruna yolladığım damlalara..en çok hastayken bayıldığın sebze çorbasına..
cup griye severdik Baylan'da. black code daha bi yakışırdı gözünde bana. severek aldığın ama yalnızca bir kere giydiğim elbise. o gün tam anlamıyla dünyalar senin, ciddi anlamda su toplamış ayaklar benim..ve daha bi çok yaşantı.

sonrasında, ilk 6 ayın mükemmelliği yerini tartışma ve çıkmazlara bıraktı.
konuşurduk, o anlık hallederdik ama aslında halledemezdik. sonra tartışmalar büyür ve kısırlaşırdı, sen çıkar giderdin öyle ya kalırsan kıracağından korkardın, bunu bile kanıksamıştık. ise karışırdın sokaklarında Muğla'nın. ağlardım, sona gidişimize, tükenişimize, bir daha başa dönemeyişimize, kendi inadıma, hırçınlığıma, senin mükemmeliyetçi tavrına..bilirdim son geliyor ve daha bir sarılırdım her defasında..

arsızca ağlardım yatağı mabed yapar, yorganı siper. dış dünyaya küser, kendime küser bi sana bakardım. sana sarılırdım..çocuk kalabildiğim tek yanımdın.
annem bile 'evladım sen bu kızın nesini seviyorsun allaşkına?' demişti de.methiyeler düzmüştün, şaşırmıştı.

-tükenen bir fiildir 'bitti', di li geçmiş zamanda O' nun adına çekimlenen.
bir süreçtir aslında kestirip attığına bakmayın öyle. aklı mantığı bırakıp da bir umut diyerek düşülen yola çakılan kazıktır.
sonu görmektir esasen tüm gerçekliğiyle ve alelade bir günde mecalsiz halinize vurduğunuz tekmedir, sizi size çevirmesini umduğunuz.-

yorgunluk sarmıştı iyiden iyiye.hastalıklı bir şekil almaya başlamıştık ki böyle ilişkilerden hep nefret etmişimdir.
artık bir yanımız kalmamıştı tüketecek, yemiş bitirmiştik. yine beraberdik ama halsiz, takatsiz, kavga çıkmasın diye de daha çok sessiz. her defasında 'eski biz'e dönme çabalarımız yetersiz ve denedikçe yersiz. daha bir çok olumsuzluk eki.

en son tartışmamızdı. tüm haftasonu aramamıştım seni. kafamda ayrılık senaryoları kuruyor perde perde yazıyor, bi türlü oynamaya kalkışamıyordum.
aradığımda bir cesetten farksızdı sesin. anlamıştım burnun kanamıştı yine..buluşalım dedim, ağlarım bize gidelim dedin. hazırlıklıydım, itiraz etmedim bir kere de sonlanmalıydı. oturduk, anlattım..daha doğrusu saçmaladım bi dünya dolusu. nasıl da saçmalamıştım, sarılmak istememiş, kaçmaya çalışmıştım hatta. izin vermemiş sarıp sarmalamış hıçkırıklara boğmuştun.bitmişti ve ben şaşırtıcı bi şekilde rahatlamıştım. elele çıkmıştık evden en sevdiğin sokaktan geçip vedalaşmıştık.
-işte sen şimdi tam da aynı şekilde geliyordun karşıdan, ellerine belli ki kendinin bile yakıştıramadığın bir hatun eli. bıraktığın anda gülümsedim, firad yanımdaydı olayın farkına varınca sustu-
aynı gece sana ait ne varsa toplayıp kaldırmış, bir daha ulaşamayacağım en emin yere saklamıştım.yanımda göremeyen herkes seni sorsa da tekrar tekrar hatırlatsa da yaşanmışlıkları, bir kerede bitmeliydi, ertesi gün reset atmış olarak kalkıp kaldığım yerden devam etmeli eski benliğime dönmeliydim.işte bu yüzdendir ki son verdiğim en güzel alışkanlığımdın, bittikten sonra kısırlaştırdığım..

ne kadar oldu hatırlamıyorum şimdi, değişti bi çok şey haliyle. kaldığım yerden devam ettim.yalandan bir ilişki iliştirdim araya..tampon gibi kaldı, beceremedik sonra kendini kaybetti, gereksizliğini anlayınca ondan da vazgeçtim. gezdim, bokunu çıkardım, içtim ve atladım zamanları.


düşününce..
tek kelimelik; arkası, bir yaşantı torbasıyla ağzına kadar dolu olan cümleydi, 'bitti'. öyle ya evvela siz vardınız ve tüm bencilliğinizle yine size dönmektir çabanız...

Candy


tutku, bağımlılık ve hedonizm..
hedonist kimliğe ulaşma çabası, tutkuya dönüşen istekler, bağımlı sarmaşık bünyeler.
bir Neil Armfield çalışması. şair Dan ve ressam Candy'nin sikertici sınırlarda dolaşan aşkı.
firad'la bu filmi ilk izlediğimizde boğazımıza sağlam bi yumruk indi sandık. aynı hissiyatı daha sonra bir de heath in ölümü verdi bana, orası ayrı.

Mart 08, 2008

denize döktük


büyük bir salonun en köhne köşesi, bir başka yolsuzluk konulu haber, ellerime kimyasal boyalar.
ayrıntısına takılıp kaldığım gereksiz haberler.

benzin istasyonu tuvaletleri..
kendi halinde bir woswosun gökova semalarını avuçlarımıza bahşetmesi. ve bunu yaparken de amortisörlerini sakar geçidine feda etmesi..en güzeli böyle kötü anların bir dostun da dediği gibi daha bi kaynaştırması kişileri, ilişkileri..
gecenin bir yarısı Gökova' yı naralarla inletmek. ölümler savurmak havaya ve bir faşistin tüm kendini bilmez tümcelerini meşru sayıp denize zahmet bize eziyet.. koşar adım uzaklaştığımız yerler bize yabancı.
tahammül sınırlarının gitgide zorlanması. beraber yaşadığımız her olayın sakinlik kavramlarımızı genişletmesi, artık işi onursuzluğa vurup, kahkahalarla gülmemiz, gülüşmelerimiz..sonunda iç çekerek susuk kalışımız. ve fakat sustukça kucağımıza yayılan safralardan bu kadar mı tiksindik?
daha ne kadar dayanabilirsin?
ben sırtına duvar kesilmeden ne kadar ağlayabilirsin?

sildiğimiz anlar kadar sabit düşünce: kafamızda ölümler. kimseye yakıştıramadığımız ölümler.
kolkola çıktığımız yollar ve düşüncesi bile kötü..
iyisi mi yaz gelsin..

Mart 04, 2008

bil istedim ki..

olmadı, olamadı..
seviyordum alabildiğine yetmedi.
birşeyler eksildi gitti içimde.
bitmesin, yitmesin isterdim ya.. ne garip korkulan oldu.
şimdi hissiyatın sıfıra inişi..aidiyetsizlik ve muğlak ruh halleri.

ha'di bakalım..

Şubat 27, 2008

ithafname

saatimi çıkardım, masaya koydum.
yorgundum, yine yeniden.
boynum ve sırtımda kronik bir ağrı.

dik durmayışımdan şikayetçi annem kadar bile halim yok benim.

oysa incelikler vardı..
arkadaşlık diye tabir edilen ilişkilerde en çok. es geçilen, karambole getirilen, yutulan ama hazmedilmeyen incelikler.. günden güne yozlaştığımız bir yerde yüzümüz arkaya, eskiye ve 'en güzeliydi' dediğimiz günlere dönük. ne garip hala inanamayışımız olanlara, açık ve aleni olanı reddedişimiz avanaklar gibi.
kavram karmaşası yaşayıp, kargaşaya getirilişimiz. ne yazık..algı sınırlarını artık kestiremediğimiz insanları, hatır gönül deyip geçirilen yıllara ithafen yanımızda taşımamız.ve en olmadık yerlerde artık eksildiklerini müteakiben de dibe vuruşlarını görüşümüz..
farkındalık bu. olması gerekenle olamayan arasındaki. beraber geçirilen zamanların artık marjinal faydayı dibe çektiği kanun kadar gerçek gözlerimize batan.

ekseriyetle can çekişen yanlarımız: altüst ilişkiler..

türettiklerimiz artık yoz, artık değersiz..
hıçkırarak akıttığımız safralar kadar gerçek ki
sandığımız kadar masum değil hiçbirimiz..